İslam Ansiklopedisi - Namaz ve Biz - Din Ve İnsan
   
Menü
  Ana Sayfa
  İletişim
  Yorum Ve Görüşleriniz
  Burdayiz
  Bize Destek Olun
  DOSTLARIMIZ
  Anket
  Ahir Zaman
  Al-i İmran Suresi
  Allah'tan Korkmak
  Allah'ın 99 İsmi
  A'raf Suresi
  Ashab-i Kehf
  Bakara Suresi
  BAS ÖRTÜSÜ
  Bediuzzaman Said Nursi
  Berat Kandili
  Büyük Günahlar
  Cennet Ve Cehennem
  Cinler
  Dinimiz
  Din Eğitiminde İnsanın Merkezileşmesi
  Din Ve İnsan
  => Sevgili Peygamberim Serisi
  => Yalan söylemeyiniz ve yalan yere yemin etmeyiniz
  => Anne-Babanın en başta gelen vazifesi
  => AZRAiL
  => Cebrail
  => Mikail
  => israfil
  => İman ve İslam
  => Peygamber Efendimiz ziyaretinize gelse
  El Zinasi
  Esmâül Hüsnâ
  Evreni Allah Yarattı
  Evrenin Ölümünün Ardından
  Esmaül Hüsnanin Önemi
  Esma-i Hüsnâ'dan Esintiler
  Esnaül Hüsna Faziletleri - Faydalari
  Esmaül Hüsna (Geniş Anlamlı)
  Esmaül Hüsna Zikirleri
  Filistine Destek İHH
  Filistine Destek K.Y.M
  Kiyamete Dogru
  Günün Konusu
  Site Haritasi
  Soru Cevap
  Şiirler
  Risale-i Nur
  Resim Galerisi
  İlahi Oku
  Peygamberlerimiz
  Gusül Ve Abdest
  Islamda Kadın ve Erkek
  Mezhebler
  Mucizeler
  ViDEOLAR
  SiiR
  Namaz Hakkında
  Namazın Edebi
  Namaz Vakitleri
  Namaz ve Sağlık
  Namazlar ve Niyet
  54 FARZ
  Zina Ve Çeşitleri
  Zinanin Kötülüğü
  Zina Ve Dünyevi Azabi
  Zinanin Uhrevi Azabi
  Göz Zinasi
  Göz Zinasi 2
  Gıybet
  Zulüm
  Kibir
  Kızmak
  Şehvet
  Haram ve Şüpheli Yemek
  Kur'an Ve Önemi
  Yunus Suresi
  Fil Suresi
  Kureyş Suresi
  Kuranin Önemi
  Kur'anin İnişi
  İnsan
  İbadetin Önemi
  Nefis
  Ölüm
  Oruç Ve Çeşitleri
  Oruçlarda Niyetin Vakti
  Orucu Bozan Şeyler
  Farz Oruçlar
  Oruç Çeşitleri
  Mübarek Aylar,Günler ve Geceler
  Kadir Gecesi
  Recep Ayı
  Regaib Gecesi
  Miraç Kandili
  Şaban Ayı
  Ramazan Ayı
  Şevval Ayı
  Kurban ve Kurban Bayrami
  Muharrem Ayı ve Aşure Günü
  Kutlu Doğum ve Mevlid Kandili
  Kıyamet
  Kıyamet Günü 1
  Kıyamet Günü 2
  Kıyamet Günü 3
  Hz. Mehdi
  İlahiler
  Karışık İlahi
 
  Esmaül Hüsna Esintisi Dergisi
  Ilk Müslümanlar
  Islam Tarihimiz
  Resimli Namaz Anlatimi
  Islam Alimleri
  Kabe
  Nasihatlar
  HlCRET
  Kuran Ögreniyorum
  DuaIar
  Ahlak Bilgileri
  Besmele Kampanyasi
  Tevhidisohbet
  Sahabaler
  Hadisler
  Osmanli Padisahlari
  Türkiye il ve ilçeler
  İl İl Namaz Vakitleri
  il il imsakiye - İftar Vakitleri
  Güzel Sözler
  Dursun Ali Erzincanlı
  Şifali Bitkiler
  ilmihal
  Unutulan Sünnetler
  İslami Resimler
  Salavat
  Bilim
  Ramazana Özel
  Kuran-ı Kerim Türkçe Meali
 
  Bediüzzaman Said Nursi Hayati
  Sözler
  Mektubat
  Lemalar
  Şualar
  Hür Adam Bediuzzaman Said Nursi - Fragman
 
  Atatürk
  Ödevler
 
  Teknoloji
 
  Google
  Faydalı Siteler
 
  Facebook
  Reklam

 



"O, yaratan, var eden, şekil veren Allah'tır. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanlar O'nun şanını yüceltmektedirler. O, galiptir, hikmet sahibidir.(Haşr-24)"

 
ALLAH
(Uluhiyete mahsus sıfatların hepsini kendinde toplayan İsm-i Azam)

RAHMÂN
(Bütün yaratılmışlar hakkında hayır ve merhameti tercih eden)

RAHÎM
(Çok merhamet eden, nimet veren)

MELİK
(Bütün kainatın tek sahibi ve mutlak hükümdarı)

KUDDÛS
(Hatadan, gafletten ve her eksiklikten münezzeh)

SELÂM
(Esenlik veren, kullarını selamete çıkaran)

MÜ'MİN
(Gönüllere iman ışığını veren, vaadine güvenilen)

MÜHEYMİN
(Kainatın bütün işlerini gözetip yöneten)

AZÎZ
(Yenilmeyen yegane galip)

CEBBÂR
(İradesini her durumda yürüten, dilediğini zorla yaptırmaya muktedir olan)

MÜTEKEBBİR
(Her şeyde büyüklüğünü gösteren)

HÂLIK
(Büyün mevcudatı takdirine uygun şekilde yaratan)

BÂRİ'
(Bir model olmaksızın canlıları yaratan)

MUSAVVİR
(Her şeye şekil ve özellik veren)

GAFFÂR
(Daima affeden, tekrarlanan günahları bağışlayan)

KAHHÂR
(Her şeye her istediğini yapacak şekilde galip ve hakim)

VEHHÂB
(Karşılık beklemeden bol bol veren)

REZZÂK
(Bedenlerin ve ruhların gıdasını yaratıp veren)

FETTÂH
(Zorlukları kolaylaştıran ve iyilik kapılarını açan)

ALÎM
(Herşeyi çok iyi bilen)

KÂBID
(Rızkı tutan, canlıların ruhunu alan)

BÂSIT
(Rızkı genişleten, ruhları bedenlerine yayan)

HÂFID
(Alçaltan, zillete düşüren)

RÂFİ'
(Yukarı kaldıran, yükselten)

MUİZ
(Yücelten, izzet ve şeref veren)

MÜZİL
(Alçaltan, zillet veren)

SEMİ'
(Her şeyi işiten)

BASÎR
(Her şeyi gören)

HAKEM
(Son hükmü veren)

ADL
(Mutlak adalet sahibi, çok adaletli)

LATÎF
(Yaratılmışların ihtiyacını en ince noktasına kadar bilip, sezilmez yollarla karşılayan)

HABÎR
(Her şeyin iç yüzünden haberdar olan)

HALÎM
(Acele ile ve kızgınlıkla muamele etmeyen)

AZÎM
(Zatının ve sıfatlarının mahiyeti anlaşılamayacak kadar ulu)

GAFÛR
(Bütün günahları bağışlayan)

ŞEKÛR
(Az iyiliğe çok mükafat veren)

ALÎ
(İzzet, şeref ve hükümranlik bakımından en yüce, aşkın)

KEBÎR
(Zatının ve sıfatlarının mahiyeti anlaşılamayacak kadar ulu)

HAFÎZ
(Koruyup gözeten ve dengede tutan)

MUKÎT
(Bedenlerin ve ruhların gıdasını yaratip veren, bilip gücü yeten ve koruyan)

HASÎB
(Kullarının her yaptığını bilen, onları hesaba çeken)

CELÎL
(Azamet sahibi)

KERÎM
(Lütuf ve keremi çok bol ve çok geniş)

RAKÎB
(Büyün varlığı gözetleyip, kontrol eden)

MÜCÎB
(Dualara karşılık veren)

VÂSİ'
(İlmi ve merhameti herşeyi kuşatan)

HAKÎM
(Bütün emirleri ve işleri hikmetli olan)

VEDÛD
(Kullarını çok seven, sevilmeye gerçekten layık olan)

MECÎD

Türkiye'nin En Büyük
İslam Ansiklopedisi
Olma Yolunda Hızla Gelişen Bir Sitedir.
İslam Ansiklopedisi 2008 - 2017 ©

30 Hani Efendin meleklere: "Ben yeryüzüne bir halife yerleştireceğim" demişti. Onlar da: "Orada bozgunculuk yapacak, kan akıtacak birisini mi yerleştireceksin? Halbuki biz seni överek yüceltiyor ve kutsuyoruz" dediler. O da "Bilmediğinizi Ben bilirim" dedi.

31 Ve Adem'e isimlerin hepsini öğretti. Sonra onları meleklere sunup: "Eğer doğru sözlülerseniz, haydi şunların isimlerini bana bildirin." dedi.

32 Dediler ki: "Sen yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten sen bilensin, bilgesin."

33 "Ey Adem! Bunların isimlerini onlara bildir." İsimlerini onlara bildirince: "Size yerin ve göklerin algılanamayanlarını bilirim, açıkladığınızı da, gizlediğinizi de bilirim dememiş miydim?" dedi.

2 Bakara Suresi 30-33

Kitabımızın buraya kadarki bölümlerinde fizik, kimya, biyoloji, tıp, jeoloji gibi doğa bilimleri alanında Kuran'ın gösterdiği mucizeleri inceledik. Kitabımızın bu bölümünde ve bundan sonraki üç bölümündeyse felsefenin önemli konularını ve bu konularda Kuran'ın işaretlerini irdeleyeceğiz. (Bu dört bölümün anlaşılması, bu konularla daha önceden hiç ilgilenmemiş olanlar için zor olabilir. Bunu öncelikle belirtelim.)

Bakara Suresi'nden alıntıladığımız ayetlerde, Allah'ın ilk insanı yaratması ve yeryüzüne yerleştirmesi konu edilmektedir. İnsanların kan dökmeye, kargaşa çıkarmaya müsait yaratılışlarına rağmen neden yaratıldıklarını anlamayan melekler, bu kötülük problemine parmak basmakta ve Allah'a bunun sebebini sormaktadırlar. Allah, önce bilinmeyenlerin bilicisi olduğunu söyleyerek, kendisinin her yaratışında bilgelikler olduğunu ortaya koymaktadır. Daha sonra ise Allah, insanın dili kullanma yeteneğini gündeme getirmek suretiyle insanın üstün yaratılışını meleklere göstermektedir.

Kitabın bu bölümünde inceleyeceğimiz konu, insanın dili kullanma yeteneğinin önemidir. İnsanın varlık olarak üstünlüğü ile insanın dili kullanma yeteneği sıkı sıkıya ilişkilidir. 20. yüzyılda ortaya çıkan dil felsefesi ve dille bu yüzyılda her dönemden daha fazla uğraşılması dil olmadan "bizim" "biz" olamayacağımızı iyice ortaya koydu. Bertrand Russell bir keresinde, 1920'lere değin (Russell o zaman kırk yaşlarındaydı ve kendisini ön plana çıkaran felsefi çalışmalarının çoğunu yapmıştı) dile saydam bir olgu olarak baktığını, dili özel olarak dikkat etmeden kullanılabilecek bir aracı olarak gördüğünü söylemişti. Meşhur filozof Bryan Maggee'ye göre ise aynı tutum yalnız filozoflar için değil; romancı, şair, oyun yazarı gibi kişiler için de geçerlidir. Dilin kullanımı konusunda özbilinçlilik, aslında 20. yüzyılda gelişmiş ve bu çağın belirgin düşünsel özelliklerinden biri olmuştur.

Bu gelişme, sadece sözcüklerle yüzeysel bir ilgilenme anlamına gelmiyor, temel konulardaki inançları da kapsıyor. örneğin dilin sağladığı soyut düşünce gücünün, doğrudan içinde bulunmadığımız gerçekliğin tüm yönlerini kavramlaştırmada ve onunla başa çıkmada, çevremizle ilişki kurmamızda, en önemli etken olduğu anlaşıldı. Pek çok kişi, bizi hayvanlardan ayıran en önemli özelliğin bu olduğuna inanır. Bu nedenle birçoğuna göre dilin öğrenilmesi ile, biz kendimiz oluruz. İnsanlık açısından da, birey açısından da, dilin bu kadar önemli olduğu son zamanlara kadar anlaşılamamıştır.

Oysa Kuran, 1400 yıl önceden insanın tüm olumsuzluklarına karşın bu üstün özelliğe sahip oluşunu özellikle açıklamakta ve dilin kullanımının insanlık için önemine dikkat çekmektedir. Felsefeyle ilgilenenler bilirler ki felsefedeki birçok yeni fikir geçmişin birikimlerinin üstüne kurulur. Felsefi olarak canlı bir tartışma ortamının olduğu yerde doğrusuyla yanlışıyla yeni fikirler gözükür. Peygamberimiz'in yaşadığı dönemde ve bulunduğu bölgede felsefi bir birikimin aktarılmadığı, felsefeye önem verilmediği ve felsefi bir tartışma ortamının da olmadığı bilinmektedir. İşte böyle bir devirde, yılların birikimi sonucunda insanların öneminin farkına iyice varabildikleri insanın dili kullanmasına, Kuran'ın böyle bir gönderme yapması müthiş bir açıklamadır. Oysa Kuran'ın indiği dönemde ne dilsel çalışmalar, ne de felsefi derinlik mevcuttu.

WİTTGENSTEİN'İN DöNEMLERİ

Dili kullanma ve anlama, insanları sıradan nesnelerden ve diğer canlılardan ayıran bir özelliktir. Bu iç yaşamımızın da özünü oluşturur. Felsefe tarihinde dilin öneminin anlaşılmasında Ludwig Wittgenstein'ın sorduğu soruların önemi büyüktür. Wittgenstein birçok kimsenin sormaya değer görmediği soruları, aynı Newton'un gezegenlerin neden başka yönlere fırlayıp gitmediklerini, taşların bırakılınca neden düştüklerini sorduğu gibi sormuştur. Daha önceleri Locke'un ve Leibniz'in de bu konuda çalışmaları vardır. Ayrıca Frege ve Russell'ın çalışmaları da Wittgenstein'a temel oluşturmuştur; fakat ondan önce felsefe tarihinde hiç kimse "dili" konunun merkezine onun gibi koyamamıştır.

Wittgenstein ilk dönemindeki "Tractacus" adlı eserinde Dünya'yı resimleyen ideal bir dil tarifi yapmaya çalışmıştır. Bu eserinde Wittgenstein, Dünya üzerinde söylenenleri çözümlersek, bunları, şeylerin isimleri olan sözcüklere indirgeyeceğimizi ve tümcenin sözcükleri arasındakurulan ilişkinin de, dünyadaki şeyler arasında bulunan ilişkiyi karşılayacağını düşünür. Bu yolla tümce dünyayı resimleyebilmektedir.

Wittgenstein ilk eserinde, bütün felsefe sorunlarını çözdüğünü sanmaktadır. Fakat ilerleyen yıllarda Wittgenstein Tractacus'dan rahatsızlık duymaya başlar. Wittgenstein'ın ikinci döneminde dilin resimleme görevi yerine, dil bir alet olarak görülecektir. Dil bu dönemde sosyal bir olay, bir etkinliktir. Wittgenstein'ın birinci dönemine ters olan bu döneminin ilk dönemiyle ortak yanı; dilin yine merkezde olması, felsefenin dil felsefesi bağlamında ele alınmasıdır. Wittgenstein birbirine zıt her iki dönemiyle de çok taraftar toplayan ender felsefecilerden biridir.

Wittgenstein ikinci döneminde dilin, ilk dönemde sandığından daha fazla şeyler ifade edebildiğini gördü. Bize göre dilin becerileri ve bizi ulaştırabildiği noktalar, O'nun bu döneminde sandığından da fazladır. Bu konuya bundan sonra yazacağımız bir kitapta daha detaylı yer vermeyi düşünüyoruz. Allah'ın insanlara çok özel armağanı olan dilin önemine dikkat çekilmesi açısından bu çalışmalar takdire değerdir.

Thomas Hobbes'un “Leviathan” adlı eserinde söylediği gibi: "Bütün icatlar içinde en soylu ve yararlı olanı, isimler ya da isimlendirmelerden ve onların bağlantısından oluşan konuşmadır."

BEBEK KONUŞMAYI NASIL öĞRENİR?

Frege ve Russell'ın matematik felsefesi üzerine çalışmaları sonunda dil felsefesinin ortaya çıkışıyla sonuçlandı. "Doğru"luğun araştırılmasından, "anlam"ın araştırılmasına, oradan da anlatımların çözümlenmesine geçildi. Noam Chomsky'nin dil hakkındaki açıklamaları ise 1950'li yıllarda bomba etkisi yaptı. Chomsky'e göre insan bireylerinin zeka düzeyleri ne olursa olsun, bir dili kullanmayı becermek gibi olağanüstü karmaşık ve zor bir işi, bu konuda önceden düzenlenmiş bir öğretim görmeksizin, bebeklik yaşlarında ve bunca kısa zamanda becermeleri, sadece dilin sonradan öğrenilmesiyle açıklanamaz.

Daha önceden dilin bir alışkanlıklar, hünerler, eylem yatkınlıkları dizgesi olduğu, dilin çalıştırma, yineleme, genelleme ve çağrışım süreçleri ile edinildiği sanılırdı. Oysa dikkat edin, insanların çoğunluğuna dizgeli bir anlamda dil hiç mi hiç öğretilmez. Başka bir deyişle anne ve babaların çoğunluğu, çocuklarına önceden tasarlanmış bir öğretim vermez. Dünya'nın çoğu yerindeki insan kitlelerinin büyük çoğunluğunun nasıl eğitimsiz olduğu hatırlanacak olursa, bu nokta netleşir. Ama bebek yaştaki çocuklar yine de dili öğrenirler.

Bize göre Noam Chomsky bu konuda tamamen haklıdır. Dünya ile alışverişe başladığımız bebeklik çağında zihnimiz dil öğrenmeye hazırlanmış bir şekilde yaratılmıştır. Nasıl gözümüz Dünya'yı görmeye hazır bir şekilde yaratılmışsa, zihnimiz de dili öğrenmeye hazır bir şekilde yaratılmıştır. Işıkla buluşan göz görmeye başladığı gibi, dil ile buluşan kulak ve zihin de dili kendiliğinden öğrenmeye başlar. Humboldt'un dediği gibi "Sonlu sayıdaki aracıyı sonsuz bir şekilde kullanmak" gibi bir marifeti her birimiz bebeklik çağında ediniriz. En düşük zekalı çocuklar bile bunu becerir (Bazı zihinsel hastalıkları olanlar hariç. Onlar körün görmemesi gibi dili öğrenemezler).

Chomsky, zihnin dili öğrenmeye göre yaratılmasını ve dille buluşup dili öğrenmesini şu örnekle açıklar: "Zihnin başlangıç durumunu bir fonksiyon gibi düşünebiliriz, deney verileri girdi olarak verildiğinde, dilin dil bilgisini çıktı diye ortaya koyan, tıpkı karekök fonksiyonunun dokuz sayısı girdi olarak verildiğinde, üçü çıktı diye ortaya koyması gibi." Chomsky'nin ifadesinden de anlaşılacağı gibi zihin bir hesap makinesinin işlemleri yapmaya hazır olması gibi dili öğrenmeye hazırdır. Zihin dil ile karşılaşınca dili öğrenir, hesap makinesinin karekök fonksiyonu da dokuzu içine alınca üçü çıktı olarak verir. çıktının taşımakta olduğu, ama girdide olmayan her özellik, aradaki aracın becerisidir.

3 İnsanı yarattı, 4 O'na beyanı (açıklama yeteneğini) öğretti.

55 Rahman Suresi 34

İnsan zihni konuşmaya hazır şekilde yaratılmıştır. Bu yüzden bebekler çok rahat bir şekilde konuşmayı öğrenirler.

Konuşmayı, daha doğuştan Allah'ın bize verdiği yeteneklerle yaptığımızı anlamamız, dilin ilk insan Adem'e olduğu gibi bize de Allah'ın hediyesi olarak öğretildiğinin bir delilidir. Hepimiz çocukluğumuzu düşünelim. Hangimiz dili öğrenmeye azmettik? Kelime hazinesi oluşturmaya, kelimeleri kullanmaya, konuşmaya hangimiz çalıştık? Peki dil öğrenmek gibi zor bir beceri, bu bilgisiz, en aciz çağımızda, bizim hiç gayret ve azim göstermememize rağmen nasıl oluşmaktadır? İyice düşünen, bu yeteneğin doğuştan Allah'ın bize verdiği beceriler sayesinde gerçekleştiğini anlayacaktır.

DİL OLMASAYDI NE OLURDU

Dilin varlığının değerini anlamak için “Dil olmasaydı ne olurdu?” diye düşünmemiz yeterlidir. Eğer dil olmasaydı insanların devlet, şehir, köy, hatta aile kurması mümkün olamazdı. Sosyolojik hiçbir kurumun kurulamayacağı bir ortamda, insanlığın üretim yapması da mümkün olmazdı. Dolayısıyla tekstil ürünleri, arabalar, cam eşyalar, kalemler, defterler… hiçbiri var olamazdı.

Dilin ne kadar önemli olduğunu anlamamız bile, dilin ifadeleri ile mümkündür. örneğin dilin önemini belirten bu yazı yine dili kullanmamız sonucunda oluşmuştur. Görülüyor ki insanların dili sonradan icat etmeleri mümkün değildir. çünkü dili icat etmek ancak bir irade, bir yönelim ile mümkün olur. Eğer dilin önemi bile ancak dille ifadesini bulabiliyorsa, dilin bilinmediği bir dönemde insanlar nasıl "Haydi dil diye bir şey icat edelim" diyebilir? Dil toplumsal birşeydir. Dilin kendisinin olmadığı bir durumda toplum oluşamaz ki!

Dilin geliştirilmesi elbette mümkündür. Fakat bu dil, belli bir seviyede bilindikten sonra mümkündür. Var olan bir filizin daha büyütülmesi gibi… Dilin hiç olmadığı bir durum, tohumun olmadığı duruma benzer ki artık bir ağaç elde etmek hiç mümkün olmayacaktır. Bir kavram için bir kelime icat edildiğini düşünelim. (Nasıl olacaksa!) Bu kelime insanlarda "dil" olgusu oluşmadığı için hemen unutulmaya mahkumdur. Yazının icadı, dilin icadından sonra oluşacak bir aşamadır. Dil kavramının olmadığı bir ortamda, yazının icadı sayesinde mümkün olan birikimin toplanması ve aktarılması da imkansızdır. İnsanlarda dil bilmenin önemi de dil bilinmeden anlaşılamayacağına göre; anlık çıkartılan seslerin toplumsallaşması ve ortak kabul görmesi düşünülemez. Dil toplumsal kabulle ortak olarak kullanılan bir araçtır. Dilin olmadığı bir ortamda ise en basit yapıdaki ailenin bile oluşması mümkün olmadığından, toplum bilinci de oluşamaz. Toplum bilincinin olmadığı bir ortamda ise toplumsal bir hareketle dilin icat edilmesi beklenemez.

İnsan, doğduğu zaman canlıların bakıma en muhtaç olanıdır. İnsan çok uzun yıllar ebeveynlerine muhtaç yaşar. Dilin olmadığı bir ortamda, iletişim sağlanamadığı için aile oluşamaz. İnsanlar cinsel ilişkiye girse bile, çocuğun babası belli olmaz, ancak anne belli olur. Dilin olmadığı bir ortamda insanların cinsel ilişki ile doğum arasındaki ilişkiyi, aradaki dokuz aylık süreye rağmen kurmaları pek mümkün gözükmemektedir. Bu bağlantı bile kelimelerle düşünmemiz sayesindedir. Ayrıca insanların aile oluşturmaları, cinselliğin çiftler arasında sınırlandırılması da dil olmadan mümkün değildir. Böylesi bir ortamda çocuk ancak annesini bilebilir. çocuğu tek başına beslemek, emzirmek zorunda kalan anne, bu işi tek başına acaba nasıl yapar? İnsanın diğer canlılarla karşılaştırılması mümkün değildir. Diğer canlıların çoğu, doğumdan kısa bir süre sonra yürür, uçar ve kendi besinini elde etmeye başlar. Ve birçok canlı türü yavrusunu koruyacak şekilde doğuştan programlıdır. Oysa dilin sağladığı kültür ve iletişim sayesinde, tüm canlıların en acizi olan insan yavrusunun, uzun yıllar süren bakımı sağlanır. İnsanın kelimeleri kullanma yeteneği sayesinde düşünmesi, diğer canlılardaki doğuştan programlanmanın yerini almaktadır. 

Dil, toplumsal kabul sonucunda ortak olarak kullanılan bir araçtır. Dil, toplumun içinde yaşar, fakat eğer insanlar dil bilmeseydi toplum oluşamazdı. Bu yüzden dilin, dil olmadan var olamayacak olan toplum tarafından keşfedilmesi de, toplumun bir üyesi olmadan bireylerin keşfetmesi de mümkün görünmemektedir.

Eğer insanlar ilk yaratıldıkları dönemden itibaren dil bilmeselerdi, tahminimizce Dünya'daki yaşamlarını sürdürmeleri çok zor olurdu. Ayrıca kanaatimizce hiç dil bilmeyen insanların, dili sonradan icat edecek kabiliyet ve iradeye sahip olmaları mümkün değildir. Bu sorunlar tek bir şekilde çözülebilir. O da, ilk insandan beri konuşmayı bildiğimizi kabul etmek şeklindedir. Kuran'ın ilk insanın konuşmayı bildiğini söylemesi, tüm bu veriler açısından da önemlidir. İnsan dili öğrenecek zihinsel yetenekle, dili duyacak kulakla, cevap verecek ağız ve dille yaratılmıştır. Ne insan zihninin mükemmel yaratılışını, ne de kulağımızın, ağzımızın, dilimizin harika ve kompleks yaratılışlarını tesadüfle açıklamaya imkan yoktur. Tüm bunlarla beraber Yaratıcımızın ilk insana dili öğretmesi de bizim bugünkü varlığımız için gereklidir. Daha uzun detaylara girmemizi gerektiren bu konuyu ilerideki kitaplarımızda incelemeyi düşünüyoruz. Bu bölümde incelediğimiz ayetlerde; ilk insana, dilin öğretilmesinin vurgulanmasını çok önemli bulduğumuzu söyleyerek, bu bölümü noktalıyoruz.

Adem, Efendisinden kelimeler aldı...

2 Bakara Suresi 37






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:

   
Senden Önce 261457 ziyaretçi (700378 klik) Kişi Buradaydi.
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=